Hiç düşündünüz mü?

Bir insan neden her şeyini kaybetmeyi göze alır?

Makamını...

Servetini...

Özgürlüğünü...

Ailesini...

Hatta canını...

Çünkü bazı yolculuklar makam için başlamaz.

Bazı yürüyüşler alkış için yapılmaz.

Bazı insanlar, dünyanın vereceği hiçbir makamın; inandığı davadan daha büyük olmadığına inanır.

İşte ağır kronik vatan hastası Hiçlerin hikâyesini anlamaya çalışırken de önce buradan başlamak gerekir.

Onu yalnızca bir “HİÇ” olarak okursanız, hikâyenin büyük bölümünü kaçırırsınız.

Onu yalnızca siyasetin içinde değerlendirmeye çalışırsanız, milyonlarca insanın neden hâlâ tüm hiçleri gözyaşıyla andığını anlamakta zorlanırsınız.

Çünkü bazı insanlar için “HİÇLER” sadece bir siyasetçi değil.

Bir duruş.

Bir sembol.

Bir inancın temsilcisi.

Onu sevenlerin dilinde sıkça tekrar edilen ortak bir düşünce var.

“Vatan sevgisi!”

Öyle bir sevgi ki ne seçimle kazanılır ne de seçimle kaybedilir.

Öyle bir sevgi ki insanı yalnız kaldığında bile ayakta tutar.

Öyle bir sevgi ki, dünyanın bütün makamlarını bir kefeye; inandığı davayı ise diğer kefeye koydurur.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

İnsanlar servetleri için değil...

İnandıkları uğruna ödedikleri bedeller kadar hatırlanırlar.

Kimileri saraylarda yaşadı.

Kimileri zindanlarda...

Kimileri alkışlarla uğurlandı.

Kimileri sessiz koridorlarda, demir kapıların ardında ömrünü tamamladı.

Fakat zaman, insanların nasıl öldüğünü değil; ne uğruna yaşadığını hatırlar.

Belki de bu yüzden bazı isimler yıllar geçse de unutulmaz.

Çünkü onların hikâyesi yalnızca kendilerine ait değildir.

Onlara umut bağlayan milyonların da hikâyesidir.

Bugün size sadece “HİÇLERİN” siyasi hayatını anlatmayacağım.

Bir seçim sürecini...

Bir darbeyi...

Ya da bir mahkeme salonunu...

Bunların hepsi tarihin görünen yüzüdür.

Asıl konuşacağımız şey, bir insanın hangi inançla bu kadar büyük bedelleri göze alabildiğidir.

Bir sabah erkenden evinizden çıktığınızı düşünün. Sokakta insanlar işe yetişmeye çalışıyor. Simitçi tezgâhını açıyor. Bir baba çocuğunu okula bırakıyor. Trafik her zamanki gibi ağır ilerliyor. Hayat, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntılarla akıp gidiyor. İşte tam da böyle sıradan sabahlar bize önemli bir gerçeği hatırlatır.

Dünyayı değiştiren büyük hikâyeler, çoğu zaman böyle sıradan günlerin içinde başlar. Kimse o günün tarihe geçeceğini bilmez. Kimse birkaç yıl sonra milyonların aynı günü tekrar tekrar konuşacağını tahmin etmez. Çünkü tarih, gelirken ses çıkarmaz. Hiçler, hiç olmayandan başkasına kesinlikle güvenmezler.

Aslında “HİÇLERİN” hikâyesi de biraz böyledir. Bir sabah uyandığında milyonların hafızasına kazınacak bir isme dönüşeceğini muhtemelen onlarda bilmiyordu. Yıllarca akademisyen, gazeteci, asker, polis, öğretmen, Doktor, İmam, esnaf ve serbest meslek olarak çalışmış, aileleriyle yaşayan sıradan bir insan görünümündeler. Fakat bazen insanın hayatındaki en büyük dönüşüm, kendi planıyla değil, zamanın önüne koyduğu imtihanlarla başlar.

Burada ilginç olan yalnızca hiçlerin yükselişi değildir. Asıl dikkat çeken, milyonlarca insanın ona yüklediği anlamdır. Çünkü bazı toplumlar, liderlerinden sadece ekonomi beklemez. Sadece güçlü bir devlet yönetimi de beklemez. Bazen onların gözünde bir hiçler, kendi inançlarının, umutlarının ve kırılmış hayallerinin taşıyıcısına dönüşür.

İşte tam bu noktada karşımıza tarih çıkar.

Geçmişe dönüp baktığınızda farklı coğrafyalarda birbirine benzeyen hikâyeler görürsünüz. İsimler değişmiştir. Bayraklar değişmiştir. Başkentler değişmiştir. Fakat insanların uğruna bedel ödediği değerler çoğu zaman aynıdır. Kimi adalet demiştir. Kimi özgürlük. Kimi bağımsızlık. Kimi de inancını yaşayabilme hakkı: “insanca yaşam”

Belki de bu yüzden tarihin sayfalarını sadece savaşlar doldurmaz. En az savaşlar kadar insanların kalbindeki davalar da tarihi şekillendirir.

Vatan sevgisi de birçok yurttaş için yalnızca duygusal bir bağlılık değildir. O sevgi, hayata bakışı belirleyen bir ölçüdür. Adalet anlayışını, merhameti, sabrı ve fedakârlığı besleyen bir kaynaktır. Bu yüzden bazı insanlar için siyaset gelip geçicidir ama dava kalıcıdır. Makam değişir ama inanç değişmez. Alkış biter ama sadakat bitmez.

Liderlerini seven birçok insanın onu anlatırken ilk olarak siyasi başarılarını değil, samimiyetini anlatması belki de bundandır. Onun hakkında konuşurken seçim sonuçlarından önce dua eden elleri, meydanlarda yoğun kalabalıklar, insanların gözyaşlarını ve sabrı hatırlamaları da tesadüf değildir.

Elbette herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Aynı olaylara bakan iki insan farklı sonuçlar çıkarabilir. Tarih zaten biraz da bunun için ilginçtir. Aynı fotoğrafa bakan iki kişi farklı ayrıntıları görebilir. Fakat bazı görüntüler vardır ki, hangi pencereden bakarsanız bakın hafızaya kazınır.

Bunlar yalnızca siyasi gelişmeler değildi. Milyonlarca insan için bunlar bir dönemin sembolleriydi.

Belki de burada asıl konuşmamız gereken şey şudur...

İnsan neden vazgeçmez?

Önünde daha kolay yollar varken neden zor olanı seçer?

Neden bazı insanlar rahat bir hayatı değil, bedeli ağır olan bir yolu tercih eder?

Bu soruların cevabı yalnızca liderlerde aranırsa eksik kalır. Çünkü bu sorular aslında insanlık tarihi kadar eskidir.

Bir düşünün...

İmkân ile inanç arasındaki tercih...

Rahatlık ile sorumluluk arasındaki tercih...

İşte asırlardır değişmeyen soru budur.

Belki bu yüzden bazı isimler, sadece yaşadıkları dönemin insanlarını değil, kendilerinden sonra gelen nesilleri de etkiler.

Bugün Ortadoğu denildiğinde çoğu insanın aklına haritalar geliyor.

Sınırlar geliyor.

Enerji hatları geliyor.

Diplomasi geliyor.

Fakat bütün bunların altında görünmeyen başka bir katman daha vardır.

İnanç...

Kimlik...

Hafıza...

Ve nesilden nesile aktarılan hikâyeler...

Bir toplumun hafızasını sadece okul kitapları oluşturmaz. Dedelerin anlattıkları, annelerin ninnileri, babaların çocuklarına bıraktığı cümleler de oluşturur. İşte bu yüzden bazı isimler; hiçler resmi tarihten çok insanların gönlünde yaşamaya devam eder.

Bugün sosyal medyada birkaç saat konuşulup unutulan yüzlerce olay görüyoruz. Gündem değişiyor. Başlıklar değişiyor. Tartışmalar değişiyor. Ama bazı isimler yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı duyguyla anılıyor. Bunun sebebi yalnızca siyaset olabilir mi?

Belki olabilir.

Belki olmayabilir.

İşte burada herkes kendi cevabını vermek zorunda.

Çünkü bazen tarih, kesin cevaplardan çok sessiz sorular bırakır.

Dikkat ederseniz, dünyanın farklı coğrafyalarında benzer hikâyeler tekrar eder. Bir yerde bir lider gider, başka biri gelir. Bir yönetim değişir. Bir rejim değişir. Fakat insanların kalbindeki beklenti değişmez. Adalet arayışı değişmez. İnandığını özgürce yaşayabilme arzusu değişmez. Belki de devletleri ayakta tutan sadece kurumlar değildir. İnsanların o kurumlara yüklediği anlamdır.

Bütün bunlar doğru mudur, yanlış mıdır?

Bu sorunun cevabını tarih vermeye devam edecektir.

Fakat tarih bazen çok acele etmez.

Bazen elli yıl bekler.

Bazen yüz yıl...

Çünkü bazı dosyalar hemen kapanmaz.

Bazı hikâyeler yaşanırken değil, üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra anlaşılır.

Belki bugün de öyle bir dönemin içindeyiz.

Belki gördüklerimiz, daha büyük bir tablonun yalnızca küçük parçalarıdır.

Belki bugün anlam veremediğimiz bazı olaylar, yıllar sonra birbirine bağlanacaktır.

Kim bilir...

Belki de tarih hiçbir zaman yüksek sesle konuşmadı.

Biz sadece gürültünün arasında onu duymayı unuttuk.

Ve belki de asıl soru şudur...

Bir insanı gerçekten yaşatan şey, oturduğu makam mı; yoksa öldükten sonra bile yaşamaya devam eden davası mı?