Saatlerce onu doya doya seyretmiştim, sonunda herhalde o kadar bakmamdan rahatsız olmuş olacak ki yüzüne sertçe bir ifade takınarak bana dik dik bakmıştı. Ama bu ifade o güzel yüzde o kadar iğreti durmuştu ki dayanamayarak bu duruma tebessüm etmiştim, o da aynı şekilde karşılık vermiş, arkadaşlarına dönüp sohbetine devam etmiş, arada sırada yine bakarak aynı gülücüklerinden birer demet daha sunmuştu. O gün sadece bu şekilde bir oyun oynamıştık sanki karşılıklı olarak. Ertesi gün daha ertesi gün ve sonraki günler de bu oyunu sürdürmüştük, gözlerle büyük bir beraberliğin temellerini atmıştık. Saatlerce birbirimizin gözlerinde seyahate çıkıyor, bu mavi okyanusun derinliklerinde sıhhat buluyorduk.
Nihayet bir gün yalnız oturmasından da fırsat bularak -belki de kasıtlı yapmıştı bunu- yanına gitmiş hiç lafı dolaştırmadan "Seni seviyorum" demiştim. Nasıl diyebildiğime hala da şaşarım, belki de o gözlerden cesaret almıştım. Hemen yanına oturmuştum. O da bu duruma hiç itiraz etmemişti. Konuşmadan büyük bir tapınmayla şimdi daha yakından birbirimizin gözlerine dalmıştık, sessizliğin sesiyle konuşuyorduk. Şimdi daha net hatırlıyorum hiç konuşmadığımızı. Yine randevulaşmadan günlerce böyle sürdü, sanki birbirimizin gözlerinde günün yorgunluğunu atıyor, evlerimize büyük bir dinginlikle dönüyorduk. Nasılsa birgün bol bol konuşacaktık, şimdi sadece seyrin tadına varmalıydık.
Beklenen gün gelmişti, gözlerde aşkı kutsadıktan sonra şimdi de kelimelere dökme zamanıydı bu büyük aşkı. Elele göz göze saatlerce konuştuk, saatlerce kelimelerin gizemli kuvvetine sığındık. Birbirimize doyamıyorduk, neredeyse kafeden en son bizçıkıyorduk. Ve günler eklendi bu aşka, haftalar ve aylar...
Ya sonuç ne oldu, işte böyle kalakalmıştım ortada, elimde romanlar, şiirler, kahvem ve sigaramla baş başa. Anlaşılan bugün de gelmeyecekti, işte yine akşam olmuştu ve yine mahzun bir şekilde buradan evime yapayalnız dönecektim. Ev aklıma gelince ürperdim birden. Onun hatıralarıyla dolu evde şimdi yalnız yaşamak mahvediyordu beni. Her geçen gün gittikçe ıssızlaşan dünyamda hiçbir ışık ümidi de kalmamıştı. Kalabalıkta ama içine girmeden yaşamaya başlamıştım. Romanda da öyle söylemiyor muydu Necip: "Kalabalıkta ama içine girmeden yaşamalı."
Hesabı ödeyip dışarı çıktım, hava iyice kararmıştı, paltomun yakalarını kaldırıp romanı da koltuğumun arasına sıkıştırıp eve doğru yola çıktım. Ümitlerimi bir başka güne devrederek 279. güne de son noktayı koydum. Kim bilir belki yarın gelirdi, eve gidince hemen mesaj atmalı...
Son…