Atlas dağlarının dibinde bulunan şehre öğlen sonrası geldik. Çok sıcak olduğundan insanlar akşam havanın kararmaya başladığı saatlerde sokağa çıkıyorlar. Marakeş kırmızı şehir anlamına geliyor. Bütün binalar çok hoş bir kırmızı renge boyanmış. İnsanın içini huzur kaplıyor. Toprak rengine yakın boyanmış binalarla kaplı şehir ruhu dinlendirip rehavet veriyor insana.

Marakeş şehrinin kocaman meydanı gece ilerledikçe  Afrika ve Dünya'daki en faal, telaş içindeki insanların koşuşturduğu, akrobatlar, hikâye, masal anlatıcıları,Sincap, yılan oynatıcıları ,meddahlar ,dansçılar, falcılar, cambazlar, dövmeciler, maymun terbiyecileri, hokkabazlar, sokak tiyatrocular, şifacılar, seyyar diş çekiciler, su satan ilginç başlıklı, ve kıyafetli insanlar, yerel folklorcular, her türlü meyve suyu, kuruyemiş ,et,muhtelif yiyecek satan seyyar satıcılar, müzisyenler ile dolup rengârenk kocaman bir açık hava lokantasına dönüşüyor. Bin bir gece masalları gerçek hale geliyor burada.

Seyyar satıcıların tezgahlarındaki çekirge sürüsü gibi sinekleri görmezden gelirsek o buz gibi portakal greyfurt suları gerçekten çok leziz.

Taze naneden yaptıkları ve bizim görgüsüz bulduğumuz bir şekilde oldukça yukarıdan bardağa şarlatarak doldurdukları çayları ise şerbetli derecede tatlı. Ne kadar köpürürse bardakta o kadar iyi.

Zeytin  ağaçlarının çok olduğu Menara bahçeleri dedikleri bir bölgede yüzeyi çamurlu suyla kaplı ve gerçekten büyük bir havuzda yiyecek attığımız sazan balıkları da hayli irileşmiş. Bir an Urfa’da balıklı göl geldi aklıma.

İki kardeşin yaşadığı ve bakımını yapamadıkları için Fransızların aldığı majarolle garden diye ünlenmiş bahçede gezdik sarı ve lacivert renklere boyanmış bahçe sakin huzur veren bir gezi alanı. Biraz girişi pahalı ama neticede turistiz.

Marakeşin o ara sokaklarına bir girdiniz mi bir daha çıkabilmeniz mümkün değil. Bizim mısır çarşısı, kapalı çarşı ,Tahtakale, Mahmutpaşa benzeri çarşılar. Sokaklar hayli dar nedense. Şehri faytonla dolaştık yürümekten yorulunca.

Harira dedikleri ünlü çorbalarını içtik. Gece yemek var deyince az Tajin bizim güveç ve kuru talaş gibi Kuskus adını verdikleri pilavla öğlen yemeğini geçiştirdik.

Faslılar salyangozu çok yiyorlar bunu bilmeyen insanlar önlerindeki çorbalarını kaşıklarken kâsenin dibine geldiklerinde kaşıklarına siyah salyangozlar gelince uzaylı görmüş gibi bir ifadeyle karşısındakinin yüzüne aval aval bakıyorlar. Ben ‘dibi görünmeyen suya girilmez’ atasözüne güvenerek şöyle yemeğin dibini bir karıştırmadan yemedim. Sokaklarda bizim haşlanmış mısır kazanlarındaki gibi haşlanmış salyangoz satıyorlar. Bakıyorsunuz çok güzel giyimli kültürlü bir kadın yanaşıyor tezgâha seramik kaseye konan bir kepçe salyangozdan elindeki kürdanla batırıp iştahla yiyor. Gizlice sordum bir kadına çocuğu olmayan insan yiyince çocuğu oluyor dedi. Kişi beyanının esaslığı itibarıyla bir şey diyemedik.

Ertesi gece hava kararınca şehrin biraz dışında bulunan büyük bir saraya geldik. Alinin yeri.Bir stattan büyük bir saray. Daha sarayın girişinde atlı süvariler bizi karşıladı. Büyük kapıdan girdik ilerledikçe bize yirmiden fazla folklor ekibi eşlik ederekoyunlar danslar eşliğinde bizi masalarımıza kadar götürdüler.

Çadırlarda büyük tepsilerle etler yerel yemekler içecekler tatlılar geldi. Öğlen iyi ki yemek yememişiz dedim.                                                                                           İlerleyen saatlerde at üstünde gerçekleştirdikleri akrobasi Hareketleri oldukça ilgi çekiciydi ayakta izledik.
Bu at üstünde yapılan akrobasi hareketleri anlatılmaz yerinde görüp yaşamak lazım.

Kutubiye camisi meydanın yanında büyük bir cami. Berberileri Tuarekleri anlatacaktım yer kalmadı.

Onlarda başka zaman.