Şehvetlerimizin tükendiği an işte tam o andı, şehirlerimiz terk etti bizi, siz gittiniz sonra biz hayatın en işlek zamanına zam pazarları kurduğumuzda -çadırlarımız Kızılay’dandı- Kimseler sesimizi duymuyor derken çocuk çığlıkları karıştı pankartlarımızın arasına: “Dünya bizi duymuyor!!!” Düştüğümü hatırlıyorum en son, biber gazı sıkan panzerlerin önünde. Sonra bir el tuttu bizi.
Şehvetlerimizin tükendiği an o andı, yürüyorduk ama ayaklarımız yoktu, çocuk ayaklarına tutunuyorduk Beyrut’un güneyinde. Ankara geride kalmıştı, moloz yığınları kaplamıştı çevremizi, zam pazarlığı boğazımıza tıkanmıştı. Biz ölüyorduk çocukların yerine, biz kurtarılıyorduk şimdi, biz… Siz nerdeydiniz o zaman, bodur atlarınız kaybolmuştu, biz duyduk ama sesimizi duyuramadık kimselere, geçinemiyoruz derken şimdi geçemiyordu lokmalar boğazımızdan. Önce çocukları kurtarın dedi ak sakallı dede. Çocuklar ve yaşlılar önce. Kadınlar önce, siz en son çıkacaksınız mezarlarınızdan, acele etmeyin dedi. Acele etmedik, zaten şehvetlerimizin tükendiği andı o an, sonra görüntüleri kaybettik, şehirleri, sizi…
Geldik Yoktunuz
“üç zamandır kahve falında
köpük köpük boğulmakta isyan”
biz geldik, siz yoktunuz yerinizde
yokluk bahçenizi bodur atlarımızla suladık
siz geldiniz, biz ayrıldığımızda yerimizden
yine geldik, ama yoktunuz, sizi bulamadık
fırtınadan pelerinlerimizle örttük üstünüzü
günahlara bulanmıştı, yine de öptük yüzünüzü
sakınmadık geçmişimizden, söyledik sözümüzü
gözlerinizi en son bir sevişmenin çaprazında yitirdik
pencereden süzülen hayaletler gibiydi sözleriniz, kocaman
damarlarım çatlayacak birazdan, kafein çamurundan
neredesin ey kurtuluş günü, seni hiç bulamadık.
(“Tufan” kitabından)