Bu gün martın bilmem kaçı, kıvranıyorum zamanın boşluğunda, yüreğimin kanaması durmadı, kan kaybediyorum her geçen dakika, bu nasıl bir şeydir ki yanıyorum, ateşsiz bir dumanda boğuluyorum ve adım adım ölüme gidiyorum. Belki de öldüm, nefes alıyormuş gibi yapıyorum.
Vazgeçiş... Vazgeçişler bu kadar tatlı olmamıştı hiç bir zaman, mesela ben hukuk okumak istiyordum ve ilk vazgeçişim oldu hem de çok acı tatlar bırakarak ruhumda, sonra medya ve öğretmenlik arasında seçim yapmam gerekiyordu, öğretmenliği seçtim ama içim sızlayarak medyadan vazgeçtim, bu da çok acı bir vazgeçişti. Ve şimdi yine bir seçim arifesindeyim, bir yanda bağlılık sadakat, öbür yanda aşk ve özgürlük. Senin adın özgürlüktü, aşk seninle özgürlükle eşitlendi. Aşkı özgürleştirdin sen. Ve senden vazgeçiş sadakat demek kölelik demek. Ama ben sadık köle olmak istemiyorum. Sadece senin aşkını ve getireceği özgürlüğü istiyorum. İstiyorum değil, yanıyorum tutuşuyorum.
Vazgeçiş... Bu ne büyük bir kelime farkında mısın? Belki bu kelime üzerine büyük bir öykü inşa edilebilir. Ama ben onu da istemiyorum. Öyküleşen bir hayat değil, şiirleşen bir aşk değil, seni ve yalnız seni istiyorum, aşkını, özgürlüğümü istiyorum.
Vazgeçiş denemelerimi neden sık sık yapıyorum biliyor musun? Çünkü vazgeçmek için bir sebep bulmak gerekiyor ve ben o sebebi ararken senin her anını tekrar tekrar anımsıyorum. Her anımsayış kutsamaya götürüyor beni. Ve işte o esnada hazların en güçlüsünü hissediyorum, ruhum kaynama noktasında kalıyor sürekli ve buharlaşıp uçuyorum özgür kuşlar gibi.
Anımsayış... Bu kelimeyi de vazgeçişin yanına yazmalıyım bunlar kardeş kelimeler. Ve ben seni yazıyorum durmadan kağıtlara, seni özlüyorum, büyüttüğüm resimlerin duvarlarımdan bana bakıyor sürekli, beni izliyor her adımda. Ve ben her gece seni anımsıyorum. Bir tanem...