Şarköy... Ya da eski adıyla Agora... Tarih boyunca sürekli istilalara uğradığından adı “yağmalanan belde” ye çıkmış. Tekirdağ’ın güney batısında, Marmara Denizi’nin kıyısına kurulmuş şirin bir tatil kasabası, şarabıyla da meşhur bir ilçe. Yazın yazlıkçıların düşmesiyle nüfus yoğunluğu artsa da genel olarak sakin bir belde. Denizi dalgalı çoğu zaman, sırtını Ganos dağlarına dayamış oldukça yaşlı bir belde. Yaşlı dediysem de görünümü yüzünden değil. Kuruluş olarak çok eski olduğu için –milattan önce- yaşlı sıfatını hak ediyor.
Otobüsten indiğimde ilk işim, doğruca denize koşmak oldu, çoğu zaman olduğu gibi dalgalıydı ve ince bir rüzgar eşlik ediyordu dalgaların çağıltısına. Ben de bu sese verdim kendimi uzun bir süre, oturduğum yerden gözlerimi kapattım ve onu düşündüm yine. Deniz beni her zaman ona götürürdü, ya da doğru bir ifadeyle onu bana getirirdi. Bu şekilde ne kadar kaldım bilmiyorum, ama akşam da olmak üzereydi, kalkıp geceyi geçirecek bir yer bulmalıydım hemen, bu beldede ne kadar kalacağımı planlamamıştım. Kısa da olabilirdi onunla görüşmemiz, her şeye hazırlıklıydım, onu tanıyordum, ne yapacağı hiç kestirilemezdi zor bir kadındı o, Sertab’ın şarkısında tarif ettiği kadına ne kadar da benziyordu. Dediğim gibi her şeye hazırlıklıydım. Bütün kırılganlıklarımı, alınganlıklarımı geldiğim şehirde bırakmış ve öyle gelmiştim buraya.
Şehirdeki mütevazi otellerden birinde tek kişilik bir oda tuttum, boş bir yatak görmeye dayanamam çünkü, eşyalarımı yerleştirdikten sonra bir duş alıp yatağın üzerinde havluyla bir süre dinlendim. Karnım da acıkmıştı. Giyinip aşağıya indim, otelde akşam yemeğini yedikten sonra, sütlü kahvemi ısmarlayıp salonun sakin bir köşesine çekildim. Az sonra garson da kahvemi getirdi, bir sigara yaktım. En büyük zevkim buydu, o uzun süren karaciğer rahatsızlığımdan sonra ben de kafeinle uyuşturuyordum zihnimi. Kahve içerken Victor Hugo geldi aklıma, romanını yazarken her gece uyanık kalabilmek için 30 fincan kahve içermiş. Tabi ölümüne de bunun sebep olduğunu söylerler. Neyse kahvem bitti de ben de hemen düşüncelerimden sıyrılıp asıl buraya geliş sebebim üzerinde düşünmeye başlamalıyım.
Otelden çıkıp deniz kıyısına gittim. Burada bir yürüyüş zihnime de iyi gelecekti. Kordon fazla kalabalık değldi. Üç beş genç benim gibi kordonda yürürken, orta yaşlı bir çift de denize cepheden bakan bir bankta birbirlerine sarılıp sanki yılların hasretini gideriyorlardı. Ben de yürümeye başladım, rüzgar biraz şiddetlenmişti, montumun yakalarını kaldırıp bir sigara daha yaktım . Ellerim cebimde, ağzımda sigara, gözlerim de belli belirsiz ufku gözetliyordu, kaldırımları adımlarken ayaklarım. Kimse ilgimi çekmiyordu şu an, deniz bile geri planda kalmıştı. Yıllarımı aşkına harcadığım kadın vardı ruhumda, aklımda, baktığım ufukta, yürüdüğüm kaldırımda, soluduğum havada o vardı, sadece ve sadece o.